• DOLAR
    7,8098
  • EURO
    9,1716
  • ALTIN
    476,63
  • BIST
    1,1744
Kuru İncir

Kuru İncir

Yazılır boyunlarına
Ölümsüzdür onlar
Ölümlüyse de dünya

Halime, son duasını mırıldanarak, ellerini yüzüne sürdü. Seccadesini topladı. Göz ucuyla gelininin nazlı dolaşmalarına baktı.
“Tanrım, bana yarın güç, kuvvet ver. Şu güzel yavrularımın rızkını çıkarayım. Oğluma geçim desteği olayım. Hepimiz onun sırtına bindik.”
Halime, yağhaneler yanarken kocasının yüzündeki acıyı anımsadı. Yunan çekilirken Batı Anadolu’da yakmadık yer bırakmamıştı. Bir gecede sönen dağ gibi adam: “Vatan kurtuldu hanım. Varsın bizim haşhaş yağhanelerimiz feda olsun! Cepheden oğlumuz döneydi, görseydik. Yavrusunu kucağına alsaydı, dedi durduydu ama Mustafa’nın dönüşünü göremeden ölüverdi. Yüreğine indi kocamın,” diye düşündü Halime.


Önce kurtuluş sevinciyle yoksulluğa düştüklerini anlayamadılar. Zaman çabuk geçiverdi. Eldeki avuçtaki tükenince Mustafa, babasının işini diriltmenin olası olmadığını gördü. Annesini, kız kardeşlerini, karısını, çocuğunu aldı İzmir’e geldi. Burada iş bulmak daha kolaydı.


Demiryolları yeni gelişmeye başlamıştı. Yurdu, demir ağlarla örme, bir uçtan bir uca yollarla yüceltme zamanıydı. Coşkuyla, sevgiyle, inançla dört elle sarılmıştı buna tüm ülke… Mustafa’nın günleri yollarda geçiyordu. Raylar döşeniyor, köprüler yapılıyor, menfezler açılıyordu. Yol boylarına akasyalar, çamlar dikiliyordu. Trenler yolcu, köylü, öğrenci, memur, asker, buğday taşırken istasyonlar akasya çiçeği, çam reçinesi kokuyordu. Sarı badanalı istasyon binaları, hasretleri kavuşturan, umutları açtıran, özlemleri bitiren, en sevimli binalardı herkesin yüreğinde…


Sepetindeki yumurtayı, vişneyi, elmayı pazara götüren köylüler… Tahta valizleri, basma elbiseleri ile yurdun uzak köylerine giden bayan öğretmenler… Ciddi bakışlı, üniforması ütülü subaylar… Meşin bavullu genç mühendis, mimar, kaymakamlar aynı trenlerde birbirleriyle söyleşerek yurt köşelerine yüreklerindeki aydınlığı, beyinlerindeki bilimi taşıyorlardı.

İstasyon çeşmeleri, duran trenlerin yorgun yolcularını suya kandırır, serinletirdi. Uzun süren yolculukların yorgunluğu el-yüz yıkanarak giderilir, şişeler, testiler doldurulur, yine vagonlara binilirdi… İstasyonlarda gezici satıcılar; gökkuşağı rengindeki macunlar, çöp kebabı, erik, elma, armut, simit, dondurma satarlardı. Yolcular, yanlarındaki paketlerini, çıkınlarını açar, peynirlerini ekmeğe katık eder, yerlerdi. İstasyon çeşmelerinden doldurdukları sularını, yemeğin üzerine bal gibi içerlerdi. Birlikte yolculuk ettiklerine yolluklarından verirler, yedirebilmek için bin bir tatlı söz söylerlerdi. O günlerde fakirin cezvesi karacaydı ama süreceydi…


Uzak yurt köşelerine gidenlerin yatak, yorgan, yastık, battaniyeden oluşan kilime sarılmış denkleri olurdu. Birkaç tabak, tava, tencere, bardaktan oluşan mutfak eşyalarını da bir sepete koyar, kareli masa örtüsüyle sararlardı. Yazlık ve kışlık giyimleri de bir küçük sandıktaydı. Yolda açılmasın diye kalın urganla iyice bağlanırdı bu sandıklar. Yol parası ucu ucuna denkleştirilir, yurdun en ucundaki görev yerine günlerce yolculuk yapılarak merak, heyecan ve coşkuyla gidilirdi. Yeni yaşam, yeni ülkü, yeni uygarlık yürekleri doldururken yurttaş olma bilinciyle kara tren türküleri söylenirdi…


Okunan kitap ve gazeteler yol boylarında “Gazete, gazeteee!” diye bağıran köy çocuklarına sevinçle atılırdı trenin penceresinden… Bayramlarda lokomotifler defne dallarıyla süslenir, bayraklarımız gelincikler gibi bu yeşil dalların üzerinde dalgalanırdı. Kurtuluş sevinci, bayram sevinci istasyon binalarını da defnelerle bayraklarla donatırdı. Tüm ülke istasyonlarda kavuşma sevincini yaşar, coşkulanır; ayrılık hüzünlerini duyar, soluk alırdı. Geleceğe umutla bakılırdı…


Halime açık pencereden esen imbatla düşlerinden sıyrıldı. Yeleğini giydi. “Biz de trenle geldik İzmir’e üç-beş eşyamızı yanımıza alıp. Üç kız, bir gelin, bir torun, ben, Mustafa’mın eline bakıyoruz tanrım! Onun gücü kuvveti çok olsun! Bana incir fabrikasında iş bulmuşlar. Ben de para kazanabilirsem kışlık odun, kömür alırız… Evimiz kira evi. Aman kiracı olmak ne zormuş! Evsizlik, bizi her şeyden çok üzdü! Her şeyimiz varken biz bu zorlukları bilmezdik!”


Güneş son ışıklarını bırakarak batıyordu. Denizin üzerinde binlerce pırıltı geziniyordu… Körfezin batısında, denizin üstünden geniş bir kızıllık yayıldı, yayıldı… Pembenin tüm tonları dalgalar halinde açıldı… Eflatundan açık maviye doğru geniş bir tablo oluştu… Gökyüzü değişti, yıldızlar dağların üzerinden parlamaya başladı…

Sokak kapısı açıldı. Bahçede ayak sesleri çoğaldı. Telaşlı, saygılı söyleşmelerle geleni karşılayan evin genç kızlarının sesleri duyuldu… Halime körfezde gün batımını seyrederken oğlunun geldiğini anladı. Sofaya geçti. Genç adam, saygıyla annesinin elini öptü. Halime Mustafa’ya baktı. Çok yorgun görünüyordu. Sakalları uzamış, zayıflamıştı. “Hiç şikâyet etmez” diye düşündü içinden. “Çok gururludur, çok özverilidir, çoook!” Sofra hazırdı. Hepsi çorbalarını sessizce içtiler. Başka yiyecek yoktu! Çorba ve kuru ekmek. Ekmek de bayatlasın diye bir gün önce, bakkaldanveresiye alınırdı.


Halime denize bakan pencerenin önüne oturdu. Oğlunu yanına çağırdı. Küçük kızı kahvelerini getirdi. Şekersiz kahvelerini konuşmadan içtiler. Halime, yarın işe başlayacağı incir fabrikasını, nasıl çalışacağını çok merak ediyordu. Mustafa, evini nasıl geçindireceğini, kışa hazırlık yapmak gerektiğini, Afyonkarahisar’da yanan evlerinin, yağhanelerinin arsaları satılırsa kiradan kurtulacaklarını, damı akmayan bir yuva alabilmeyi düşünüyordu…

“Mustafa, bugün halanın oğlu uğradı. Bana incir fabrikasında iş bulmuş. Çok merak ediyorum.”
“Yolda gördüm Osman’ı anne. Sen gün boyu fabrikada ayakta durabilir misin? Zor iştir. Dayanamazsın! Gençlerden biri gitsin.”
“Olmaz oğlum. Halime kızını, gelinini fabrikada çalıştırıyor dedirtmem! Onlar evde dikiş diksinler. Bak ablan makinenin başından kalkamıyor. Ablana yardım etsinler.”
“Gördüm anne bizim için ablamın nasıl çırpındığını. Sofrada çok az yedi, evlenmek istemedi, hep bizi düşündüğü için.”
“Onunla evlenmek isteyen, dikişten para kazandığını biliyor da ondan istedi. Adam yaşlıydı, altı çocuğu var. Topal kızı, iyi biri ister mi, oğlum? Ablan, bizimle yaşamaktan, dikiş dikmekten çok memnun olduğunu söylüyor her zaman. Sen bunlarla canını sıkma!”


Mustafa körfezin ışıklarına daldı gitti. “İzmir’e vardığımız gün Belkahve’den görünmüştü körfez masmavi. Kurtuluş gerçekleşti, süvariler Kemalpaşa sırtlarından Konak Meydanı’na inince… Gelincik gibi bayrağımız direğe çekilirken, yaşlı gözlerimizle baktık. Tanrım, düş olmasın? Şimdi biz İzmir’de miyiz, dedim. Sonra arkamı dönünce, körfezde yabancı gemilerin kaçma telaşını gördüm. Yaşlısını, bebeğini, bohçasını kayıklara yükleyen, yardım isteyen Rumlar’ı yüzüstü bırakıverdi bu yabancı gemiler. Yüzlerce yıl yan yana yaşayan Türlerle Rum komşuları, düşman etmiş, sonra çıkarları bozulunca kaçmışlardı… Aldattıkları insanlar, bulabildikleri teknelerle adalara, Atina’ya doluştular… Açlık, salgın hastalıklar, açlık, işsizlik bu insanları kasıp kavurdu…


Afyonkarahisardaki evimiz, haşhaş yağhanelerimiz yandı. Babamın yüreği bu acıya dayanamadı. Yurdumuz kurtuldu ama biz yoksul düştük. Şimdi yurdun her yerine demiryolları döşediğimiz gibi ben de yedi kişilik ailemi geçindirmek zorundayım. Küllerimizden yeniden doğuyoruz. Zor ama onurlu bu savaş…”

Denizin yosun kokusu imbatla odaya doldu Mustafa yavaşça oturduğu sedirden kalktı. Sokak kapısına yöneldi. Halime seslendi:
“Mustafa nereye?”
“Kahveye anne.”
“Yorgunsun oğlum, dinlensene!”
“Uyuyunca dinlenirim anne. Arkadaşlarımı uzun zamandır göremedim. Bakalım ben yollardayken neler olmuş?”
“Unutma, beni yarın incir fabrikasına götüreceksin. Geç gelme sakın!”
“Anne sen gitmesen! Dayanamazsın, mevsim sıcak, günler uzun.”
“Olmaz oğlum. Ben söz verdim.”
“Tamam anne. İşime giderken yarın sabah götürürüm, sen hazırlan.”


Halime sandığın başına oturdu. Kapağını açtı. Yarın fabrikada giymek için siyah pamuklu etek, çorap, eski bir gömlek ve yıpranmış eşarp çıkardı. Sedirin üzerine serdi. Sonra oğlunun düğününde giydiği ipekli elbisesini gördü. Gözleri doldu. İpekli elbiseyi eline aldı. Baktıkça kocasını anımsadı. Kocası bu kumaşı İstanbul’dan getirmişti. Dünürü de özenerek dikmişti. Düğünde, başına iğne oyalı ipek bir eşarp takmıştı. Rugan ayakkabıları, ipek çorapları yıllardır kutusunda koyduğu gibi duruyordu. Kocası sağken varlıklı günlerinin andaçlarıydı hepsi. “Belki diye geçirdi içinden kızlarımın düğünlerinde giyerim. Neden olmasın? Kocam sağ olsa giymemi isterdi. Ölürken ‘Çocuklarımıza iyi günde, kötü günde iyi bak Halime’ demedi miydi? O, her zaman el içinde başımızı dik tutmamızı isterdi.”


Ertesi sabah Halime gün ağarmadan uyandı. Elini yüzünü yıkadı. Dualar etti. Giyindi. Mustafa’yı uyandırdı. Çorbalarını içip evden çıktılar. Halime çok heyecanlıydı. Yaşamında ilk kez evinin işleri dışında, başkasının işinde, para kazanmak için çalışacaktı. Fabrikayı, çalışanları, yapacağı işi gözünde büyütüyordu.


Kurutulmuş incirler, çuvallarla fabrika bahçesine getirilmişti. Bahçedeki kavakların, salkım söğütlerin altı serindi. Bazı köylüler küfelerle getirdikleri incirleri arabalardan indirip ağaç gölgelerine yerleştiriyorlardı. Fabrika bahçesi pek kalabalıktı. Atlı arabalar, yük indirenler… İşçilerin devinimlerinden, fabrikanın bahçesinde baş döndüren bir hareketlilik vardı…


Halime, dönüp dönüp bakan Mustafa’ya bahçe duvarından el salladı. Başının üzerindeki daldan yere bir şey düştü. Başını kaldırdı. Dut ağacının üzerinde kurumuş dutları gördü. Uzandı, daldan iri, bembeyaz, ballı bir dut almak, ağzına atmak isteği duydu. Ağzında, unuttuğu bir tat olsun istedi, gözleri yaşlarla doldu. Kendisini tutmasa çocuk gibi ağlayacaktı. Dut zamanı geride kalmıştı.“Yanan evimizin bahçesinde dutlar, erikler, vişneler, incirler vardı. Reçeller, pestiller yapardım. Duvar dipleri gül, menekşe, nergis doluydu. Hele yaseminler açınca komşular her gece bize gelirdi… Yandı hepsi… Eve değil ağaçlarıma yandım…”


Halime siyah yazmasının uçlarıyla gözlerini sildi. “Ağladığımı kimse görmesin. Başımı dik tutmalıyım. Bugün yeni bir yaşama başlıyorum. Başarmalıyım! Eve para götürmeliyim.” Fabrikanın kapısına yöneldi. Yüzü güleç bir delikanlı isimlerini okuduğu işçileri kapıdan içeriye alıyordu. Sıra Halime’ye geldi. Halime kapıdaki güleç delikanlıya:
“Oğlum ben inciri pek severim. Ekmeğim cebimde. Öğleyin ekmeğimle bir incir yiyebilir miyim,” diye sordu.
Delikanlı yanındakilere göz kırptı, gülerek:
“Yersin ninem, yersin!”
Halime, pek çok kadının tezgâhların üzerindeki incirleri kutulara dizdiklerini gördü. Çekinerek yanlarına sokuldu. Sağına soluna bakındı. Onlar ne yapıyorsa, nasıl yapıyorsa öyle yapmaya başladı. Başlarının üzerindeki çatının iki yanı açıktı. Denizden gelen rüzgâr serinlik ve yosun kokusu getiriyordu. Hava dayanılmayacak kadar sıcaktı. Terleyen kadınlar siyah yazmalarına akan terlerini siliyor, örgülü saçlarını yazmalarının uçlarıyla başlarının üzerinde topluyorlardı. Halime’nin çevresindeki kadınlar, genç kızlar, erkekler, hepsi yoksulluk içindeydi. Yaşlı bir kadın vardı. Güçlükle ayakta duruyordu. Amacı, hasta kızı için biraz para kazanmaktı. Karşısındaki genç kadın emzirdiği bebeğini kayınvalidesine bırakıp gelmişti. Akşama kadar bebeğini sayıkladı. Göğüslerinden sütleri aktıkça gözünün yaşı dinmedi.


Gün boyu kuru incirler kutulara dizildi. İyi kurutulmamış incirler ayrılıyordu. Kutulara incirler dizilirken aralarına defne yaprakları yerleştirildi. Akşam olunca tezgâhlar silindi, temizlendi. Çöpler kaldırıldı. Yerler Arap sabunuyla ovuldu, fırçalandı. Tüm işçiler ellerini yüzlerini yıkadılar. Yorgun adımlarla çıkış kapısına yöneldiler.
Kapıda iki görevliden biri, işçilere günlük ücretlerini ödüyordu. Biri de yanındaki küfeden üç kuru inciri veriyordu. Halime’ye sıra gelince utanarak elini açtı gündeliğini aldı. Sonra yazmasının ucuna sardı, sıkıca bağladı. Kendisine uzatılan incirlere şaşırdı:
“Oğlum ben almam! Sabah sana ekmeğimle yiyebilir miyim demiştim. Sen izin verdin. Ben bir inciri ekmeğimle yedim.”
Görevli gülerek gazete kâğıdına sardığı incirleri uzattı:
“Olsun ninem. Biz her akşam işçilere böyle veririz. Göz hakkınız bu sizin.”
Halime çevresindekilerin önce yüzlerine sonra ellerine baktı. Hepsi başlarını sallayıp gözleriyle “Al, al!” dediler. Utanarak incirleri aldı. Hakkı olmayana el uzatmazdı! Yine gözleri doldu. Hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu.


Akşam sofrasında çorbalarını içerken Halime fabrikadaki arkadaşlarını anlattı. Bahçedeki üzeri kurumuş dut dolu ağacı unutmadı. Kendisine verilen üç inciri ortalarından böldü. Hepsinin önüne incirleri gülerek koydu. Yazmasının ucunu çözdü, parasını oğluna verdi. Işıklı gözleriyle hepsine birden baktı, baktı ve sonra şöyle dedi:
“Ben Halim Ağa’nın kıymetli karısı Halime. Bugün kuru incir fabrikasında çalışıp para kazandım. Üçer tane de incir verirlermiş her akşam işçilere. Göz hakkıymış.”
Mustafa annesinin elini öptü. Parayı küçük kardeşine uzattı:
“Bunu al. Yarından başlayarak ekmeğimizi parayla alın. Veresiye değil!”
Halime’nin keyfi yerindeydi:
“Mustafa ev alırız demiştin hani dün akşam. Eğer alabilirsek, gücümüz yeterse, bahçesinde dut ağacı olsun, incir ağacı olsun, erik ağacı, yasemin olsun.”
Mustafa’nın gözleri parladı:
“Olur anacığım. Hepinizin istediği gibi alırız…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?