• DOLAR
    7,8191
  • EURO
    9,1923
  • ALTIN
    477,41
  • BIST
    1,1746
Heykele Başlamak

Heykele Başlamak

İncilâ ÇALIŞKAN

Okuldan çıkınca babamın dükkânına giderdim. Belki de ben, bu dükkânda doğmuşumdur. İki büyük pencerenin ortasında babamın çok sevdiği kauçuk bitkisi kocaman saksısıyla dururdu. Her yıl, benden daha çok uzardı. Çevremde kazık kadar olduğumu söyleyenler çoğalsa da, ben orta boyluydum.

Pencerelerden birinin önünde babamın biçki masası dururdu. Her sabah, kalıpları kumaşların üzerine koyar, koca makasıyla başlardı kesmeye. Öğleden sonra daha önce bitirdiklerini ütülerdi. Bu arada gelen müşterilerin provalarını yapar, gerekli yerleri düzeltirdi. Akşamüstü de bitenleri süslü kâğıtlara sarardı özenle. Takım elbise ya da tayyörleri, manto, mont, kabanları müşterilerine teslim ederdi. Verilen ücretleri utanarak alır, sayar, yine utangaç bir bakışla cebine koyardı.
Kapının karşısındaki duvarda iki sıralı raf vardı. Üzerinde yazlık, kışlık renkli kumaş topları dururdu. Bazı müşteriler, özellikle babamın yakın arkadaşları bu kumaşlardan seçerlerdi.
Evimiz, bahçe içinde iki odalı eski bir evdi. Annem, bahçedeki tulumba başında yıkardı bulaşıkları, çamaşırları. Mavili sabun suyu, babamın betondan yaptığı geniş bir olukla bahçenin bir köşesindeki tuvaletin içine doğru akar giderdi.
Çarşıdan aldığımız balıklar babamın elinde, marullar benim elimde bahçe kapısından girerdik. Annem, dilinde şeker gibi sözlerle bizi karşılardı. Salata, kızarmış balıklar ve babamın mavi dumanlı rakısıyla küçük masamıza otururduk. Pilli radyomuz da her zamanki gibi yine açıktı.
“Mustafa, sen dersini çalış. Bizim annenle konuşacaklarımız var!”
Babamın bu uyarısı, benim yemek masasından kalkma zamanımın geldiğini gösterirdi. Odama çekilirdim. Onlar alçak sesle konuşur, gülüşürlerdi. Babam hep hayal kurardı. Bütün istediği bir motosiklet alabilmekti. Biriktirilen paralar her yıl dükkânın, evin çatı onarımına, kiraya, vergiye giderdi. Bir türlü motosiklet parası toplanamazdı. Babam, motosikletin önüne beni, arkasına annemi bindirip gezdirecekti. Gidilecek dereler, ormanlar, göller hayallerini süslerdi. Issız yerlerdi babamın sevdiği. Dağ başlarına çıkıp, günbatımını seyretmek isterdi.
Kuşların yuvalarına, böceklerin kovuklarına saklandıkları saatleri severdi. Rüzgârın ormandaki sesi, yaprak hışırtısı, yüzünde çocuksu bir görüntü yaratırdı.
Günler geçtikçe babamın dağ başlarına gitme hayalleri hepimizi etkiledi. Ben, uçaklarla karlı tepelerin üzerinden uçmak nasıl olur diye düşünmeye başladım. Ya da bir çağlayanın üzerinden uçakla geçmek… Bulutların üstünde dolaşmak; evleri, yolları, nehirleri yükseklerden görmek kim bilir ne güzeldir!
Evle dükkân arasında geçen yıllarda bana kimse ne olmak istediğimi sormadı. Babam, iğneyle ipliğin kumaş üzerinde yarattığı harikaları bana yavaş yavaş öğretmeye başladı. Ütüyü kaldırabilecek gücüm olduğunu görünce kömür ütüsünü hazırlama işini de bana verdi. Dükkânı süpürmek, makara, düğme almak, eve balık, marul götürmek hep benim işim oldu. Derken ilkokul bitince ben dükkânın çırağı oldum. Annem de babam da bana hiç sormadılar ne istediğimi, ne olacağımı! Onlar karar vermişlerdi benim adıma. Terzilik dedemden babama geçmişti, sıra bendeydi. Dükkânla evin bana devredilmesi, dikiş makinesiyle kömür ütüsünün devredilmesi gibi oluverdi. Bir de pilli radyolar… Unutmamalıyım dükkândaki ve evdeki pilli radyoları. Bütün eğlencemiz, bütün neşemiz, haber kaynağımız, bilgi kaynağımız, hayallerimizin körükleyicisi radyolarımızı unutmamalıyım!
Dedem, beni daha okula gitmediğim yıllarda kucağına alır, turnaların nasıl uçtuğunu anlatırdı. Turnalar onun dostuydu. Babasına, dedesine, annesine, memleketine selâmlar yollardı. Bana türküler öğretirdi dedem. Sesi çok güzeldi. Ninemi görmedim, ben küçükken ölmüş. Onun da sesi çok güzelmiş. Dedem, saz da çalardı. “Allı da turnam” türküsünü ninemle birlikte söyleyip, semah dönerlermiş. Bütün mahalle hayran kalırmış. Dedem bana hep radyoyu açtırırdı. Türküleri hiç kaçırmak istemezdi. Kordonlu saatini yelek cebinden çıkarır, şöyle uzak tutarak bakardı. Gözleri son yıllarda iyi görmez olmuştu.
“Mustafa, türkülerin saatidir oğlum. Aç bakalım bizim şu can yoldaşı radyomuzu.”
Bir sözünü ikiletmezdim dedemin. İpek gibi yüreği vardı. Hiç insan ayırmazdı. Eli boldu. Her geleni ayakta karşılardı. Bir şey yedirip içirmeden konukların gitmesine izin vermezdi. Kışın çay kahve, yazın limonata, gazoz, koruk suyu mutlaka içirilirdi gelenlere.
Bana en güzel masalları anlatırdı. Çok atasözü bilirdi. Kuşları, böcekleri, hayvanları hep ondan öğrendim. En çok söylediği, dilinden düşürmediği şuydu:
“Bak Mustafa, ‘eline, diline, beline’ sahip olacaksın.”
Başlardı anlatmaya. Ona göre yeryüzünde en değerli varlık, insandı. Kimseyi kırmazdı. Hep gülerek bakar, herkesi dinlerdi. En sonunda o söylerdi. Bir cümle olurdu sözü. Kısa ve özdü.
“Hoş görün birbirinizi, hepimiz kardeş değil miyiz?”
Sevgi, insanın mayasıydı dedeme göre. Babamı ve beni böyle yetiştirdi. Gözü, gönlü tok insanlar, insanlığın güneşiydi ona göre. Yüreğimizdeki sevgiydi bizi insan yapan. Dükkânımız günün her saatinde dolup taşardı onun dostlarıyla. Derdi olan dedeme koşardı. Borcu olan dedeme koşardı. Hastalar için dedem, eczane, doktor durmadan dolaşır, dostlarını yalnız bırakmazdı.
Dedem çok sevilirdi. Bütün kapılar saygıyla açılırdı ona. Bana her zaman şöyle derdi:
“Paranın geçmediği yerler de vardır oğul! Hatır, saygı, sevgi bütün kapıları açar…”

                                              *       *      *

Dedemden babama, babamdan da bana devredilen terzilik hiç kolay değil. Her kumaşın özelliği var. Yumuşak kumaş bedeni sarıyor. Sert kumaştan palto, kaban gibi dış giyimler yapılabiliyor. Her model her bedene gitmiyor! Bunu müşteriye uygun dille anlatmak, kumaş seçiminden model seçimine kadar yardımcı olmak benim işim. Omuzları güzel göstermek, yakayı en iyi biçimde oturtmak, kolların, pantolon paçalarının ahenkli hareketini vermek ustalık istiyor. Bedenin kusurlarını kulplarla örtmek, güzel yanlarını ortaya çıkarmak için günlerce, gecelerce uğraşırdım.
Bayramlardan önce, müşterilerimin siparişlerini yetiştirememek korkusu sarardı içimi. Takım elbiselerini benim dikmemi isteyen beyefendiler, aylarca önceden kumaş seçiminde yardım etmemi ister oldular. Benim diktiğim tayyörleri giymek isteyen hanımlar, kumaşlarını en iyisinden alırlardı. Kentimize yeni gelen meslektaşlarını, çalışma arkadaşlarını benimle tanıştırırlardı.
“En iyi ustamız, Mustafa Usta’dır.”
Babasının çırağı küçük Mustafa’dan çok ünlü bir usta doğmuştu. Ben, okulu, okumayı, uçma hayallerimi unutmuştum. İnsan bedenini usta ellerimle giydirmek ve güzelleştirmekti şimdiki hayallerim. Rüyalarıma giren uçakların yerini şimdi diktiğim ceketler, pantolonlar, etekler almıştı. Bütün gece beğenmediğim kolları, yakaları, etek pililerini söküyordum. Uykularımdan terler içinde uyanır, dükkâna koşardım. O gün yine sökülecek pek çok şey bulurdum. Bu titizliğim dillerde dolaşır oldu.
“Terzi Mustafa, geç diker ama titizdir. Elinden usta işi dikiş çıkar.”
İlkokuldan arkadaşlarım, yaz aylarında memleketlerine izinli gelirlerdi. Öğretmen, doktor, subay, hâkim olanları vardı içlerinde.
“Mustafa, sana diktirebilmek için İstanbul’dan gelirdim kumaşımı. Bu göbekle bana konfeksiyon takım olmuyor. Senin diktiklerinle delikanlıya dönüyorum. Ne olur kuzum, yetiştiriver…”
Zamanla çok güçlü bağlar kuruldu aramızdı.
“Sen hep buralarda mısın? Çok vefalı çıktın Mustafa! Memleket deyince bir ailemizi, bir de seni özlüyoruz Mustafa…”
Titizliğim en kötü tarafımdı. Bu yüzden bana çırak dayanmıyordu. Ne yapılan ütüyü beğeniyorum, ne de dikilen dikişleri. Dedemle babamın kömür ütüsünü şimdi salonun köşesindeki antika eşyalarımın yanına yerleştirmiştim. Pilli radyomuzu da… Elektrikli ütü hafifti. Radyo elektrikle çalışıyordu. Pencereleri büyüttüm. Daha aydınlık oldu dükkân. Yerlere mermer döşettim. Elektrik süpürgesiyle temizlik de kolay oluyordu.
Çıraklarım, verdiğim ücreti duyduklarında hevesle işe başlarlardı. Daha birinci haftada neşeleri solar, enerjileri tükenirdi. İşin kolayına kapılanını hiç sevmezdim. Müşterimden önce yapılanı ben beğenmeliydim. Cekete koyduğum bir mendil cebi, bir yırtmaç, giyeni güzelleştirmeliydi. Ceket kolunun omuzdaki duruşu, bedenle kolun uyumu gibi yumuşak, uyumlu olmalıydı.
Tayyörlerde değişik renk ve desenlerden harikalar yaratırdım. Tekdüzelikten hoşlanmazdım. Benim diktiğim tayyörleri giyen hanımların, dostları ve arkadaşları arasında havaları başka olurdu.
Bir kötü yanım da, sevmediğim kişilere asla dikiş dikemiyordum. Nasıl becerirdim bilmiyorum ama çeşitli mazeretler bulurdum. Bunlardan en geçerlisi “Çırağım yeni bıraktı, yalnızım, yetiştiremiyorum. Elimde dikiş çok,” olurdu. Evet, çıraklarım uzun süre dayanamıyordu bana!
Arkadaşlarımın çoğundan para almaz ya da onlara indirim yapardım, babamla dedemin yaptığı gibi… İsterdim ki hep bana diktirsinler.
Yardımcısız kalmanın benim sağlığıma verdiği zarar büyüktü. Uykusuz geceler, dinlenmediğim gündüzler yaşıyordum. Ayrıca çok yalnızdım! Dükkânın, evin gereksinimleri için çarşıya koşmak zorundaydım ayrıca. Annemle babamı kaybedince evde de yalnız kalmıştım. İşte böyle bunaldığım günlerden birinde, karşı kaldırımda bana gülümseyen filiz gibi bir genç kızla karşılaştım. Yüreğimdeki çiçekler açıldı. Dağ başlarından bulutlara atladığımı, çağlayanları yükseklerden seyrettiğimi sandım. Evlendik… Evimin içine güneşler doğdu…
Karım Esin, gülümseyerek bakıyordu her şeye. Evimizi süsledi, değiştirdi, yenileştirdi. Her giydiğini yakıştırıyordu. Bahçemiz her geçen gün parka benzemeye başladı. Duvar kenarları adını bile bilmediğim, daha önce görmediğim, güzel kokulu çiçeklerle bezendi. Yıllardır gölgesinde oturduğumuz dut ve erik ağaçlarının dalları Esin’in becerikli ellerinde birbirine karışmaktan kurtuldu. Akşam yemeklerimizi dut dallarına astığı ampul ışıklarının altında yiyorduk güzel havalarda…
Esin, öğle yemeklerimi dükkâna getirmeye başladı. Her gelişinde, makinede kendisine dikişler dikiyordu. Ne zaman benim dikişlerime yardım etmeye başladı, fark edemedim. Esin’in elleri çok küçüktü. İlik açma, teyel yapma, temiz dikişlerde çok hünerliydi. Ütüleri, ben müşterilerin provalarını yaparken bitiriveriyordu. Çarşıdan en iyi makarayı, düğmeyi, fermuarı bulup geliyordu. Dükkân camları, aynalar, vitrinler, raflar, dikiş makinesi, soba temizlikten parlıyordu…
Çocuklarımız, bu koşuşturmada, dikiş makinesi sesi, ütü buharları arasında büyüdüler… Tıpkı benim büyüdüğüm gibi… Dükkânın kirası, vergisi her yıl artıyordu. Kazancımız beş kişilik ailemizi zor da olsa geçindiriyordu. Çocuklar büyüdükçe işimizin en önemli yardımcıları oldular. Dükkânın temizliğini, çarşı işlerini okuldan kalan zamanlarında yapmaya başladılar. Yaşamımıza giren tek yenilik televizyonla telefon oldu. Çevremde hazır giyim dükkânları çoğaldıkça meslektaşlarım, Almanya’ya işçi olarak gitmeye başladı. Her yıl bir terzi dükkânı kapandı… Ben direniyorum! Esinle, çocuklarla tam bir aile işletmesi yaratabiliriz diye hayaller kuruyorum!
Esin, merdivenleri çıkamaz oldu. Bazı günler dükkânda, evde bir köşede uyurken bulurduk. Solgunlaşan yüzünde gülümsemesi hiç eksik değildi. Yorgunluktur geçer, sanıyorduk. Birden hastalandı. Hastaneye kaldırdık. Yapılan sağlık iyileştirmeleri yetmedi. Hastalık sinsice ilerlemişti. Esin’i kaybettik. Yaşamımızdan güneş eksilmişti. Üşüyorduk. Çocuklarıma sımsıkı sarıldım. Esin’in yaşarken yaptıklarını düşünüp, yaşamaya başladık. Kolay olmadı.
Esin olmadan geçen yıllarda terzilik değerini kaybetti. Çocuklar artan istekleriyle büyüyorlardı. Bana, dükkâna destek verdiklerini görüyordum. Kafalarında, yüreklerinde bambaşka istekler, düşünceler vardı. Kendimi düşündüm onların yaşındayken. Uçmak, dağların üstünden, çağlayanların üzerinden, buluttan buluta atlamak… Düşlerim hiç ölmemişti içimde… Ben bunları Esin’e anlattıkça, o da bana şöyle derdi:
“Büyüdükleri zaman kendileri ne isterlerse o olsunlar. Biz onlara ne olmak istediklerini soralım sadece.”
Oğlum yapı sanatıyla ilgilendi. Sonunda ustalaştı. Okulu bitince Almanya’ya gitti. Düzenini kurdu. Kız kardeşini de yanına aldı, çok geçmeden. Kızım annesi gibi dikişte hünerliydi. Almanya’da aldığı eğitim iyice ustalaşmasına yol açtı. Bir payet işleme atölyesi kurdu. On yedi kişiyi de yanında çalıştırıyor. Gelinlik ve gece elbiseleri dikmeye çok meraklıydı yanımdayken.
Küçük kızım beni yalnız bırakmadı. İkimizin ekmeğini zor da olsa çıkarıyoruz. Konfeksiyon, yeni müşteriler kazanmamızı engelliyor. Eski dostlar da ya başka yerlere göçüyorlar ya da yaşamdan göçüyorlardı. Biz direniyoruz!
Kente yeni gelen bir hakim, dükkâna her gün uğramaya başladı. Ünce pantolon diktirdi, sonra takım elbise. Ütülenecek neyi varsa getirmeye başladı. Kızımla uzun süren söyleşmeleri bitmiyor! Kitaplardan, yazarlardan, müzikten söz ediyorlar. Kızım lisede okuyor. Ben de kızımın bu kadar bilgili oluşuna şaşırdım. Hâkim kızıma kitaplar, kasetler taşıyor. İkisinin de gözlerinden kuşlar kanatlanıyor. Dillerinden ballar dökülüyor. Küçük kızım, bugünlerde ne çok Esin’e benzemeye başladı. Esin’i nasıl özlediğimi bana hatırlatıyorlar. Onların da içinde çiçekler açıyor. Kanatlanıp uçuyorlar. Küçük kızım Pelin, lise diplomasını alınca evlendiler.
Kentimiz değişiyor. Her gün eve giderken, dükkâna gelirken yeni bir yerin yıkıldığını, yapı çalışmalarının başladığını görüyorum. Bu sabah dükkân sahibim geldi. Eyvah! Kirayı artıracak ya da çık diyecek. Ben de hazırlıklıydım, Emekliliğim çok yakın diyecektim. Yüreğim ağzımda. Ben bundan sonra ne yapabilirim? Yeniden terzi dükkânı bulamam. Yeni yapılaşmalar bizim bütçemize göre yer bırakmadı. Soğuk terler döküyorum. Sonunda baklayı ağzından çıkardı:
“Mustafa, seni severim bilirsin. Uzun zamandır yapı- satıcılar, bu bölgede büyük bir çarşı kurmak istiyorlar. Anlaşmayı dün imzaladık. Yerimize karşılık bize yeni dükkânlar veriyorlar.”
Dükkânı boşalttım. Emekli oldum. Şimdi evde yalnızım… Sokaklarda yalnızım… Çok sıkılıyorum. Dikiş makinemi odalardan birine yerleştirdim. Tanıdıkları bir bir dolaştım. İncelikli davranıyorlardı. Kendilerine pantolon dikmemi istediler. Diktim… Bunlar da bitti… Şimdi yeniden sıkılıyorum. Kahvehaneler havasız, başka gidilecek yer de bilmiyorum. Bunca yıl dükkânla ev arasında koşarken hiç gitmediğim yerler ilgimi, gönlümü çekmiyor…
Eski bir arkadaşımı görmek için başka bir kente gittim. Belediye, bizim gibiler için atölyeler açmış. Her yaştan insan, sevdiği işi yapıyordu. Kimisi seramik, kimisi resim, kimisi heykel… Kadın, erkek hep bir arada… Söyleşmek, arkadaşlık… Saatler rüzgâr gibi uçmaya başladı… Heykel yapanları seyrediyorum. Bu iş biraz da bizim terziliğe benziyor, diye geçiriyorum içimden.
Bir gece rüyamda, elimde çekiç, heykel yapmaya başladım. Taşı öyle yontuyorum, öyle yontuyorum ki, terler içinde kalmışım. Sonunda Esin’in heykeli tamamlandı. Esin gülümsüyor ve karşıki kaldırımdan bana bakıyor… Gözlerimi açtım. Esin’i. yanımda gördüm. Çok güzel ve capcanlıydı. Hemen kayboldu.
Sabah ilk işim, heykel atölyesine gitmek oldu. Çekici elime aldım. Yıllarca terzilik yaptığım için insan vücudunu ezbere biliyordum zaten. Mermeri yontmaya başladım. Mermeri yonttukça dağların, ırmakların, çağlayanların üzerinden uçarmış gibi oluyordum. Bulutların birinden öbürüne atlıyorum. Sonra yollara, evlere, derelere bakıyorum. Alçaldıkça yemyeşil çayırlarda renkli çiçek tarlaları ayaklarıma sürünüyor. Sonra yine karlı tepelere yükseliyorum. Güneşler içimde… Çiçekler içimde…
Heykele başladığımda yaşım altmıştı. Yaşamak sevince dönüştü içimde. Esin’i gördüğüm yirmi yaşımın güzel rüzgârı beni hiç terk etmedi. Yonttuğum her mermer beni göklerde uçuruyor. Bulutların üstündeyim. Çağlayanları bir çırpıda aşıyorum. Ormanların üzerinden geçiyorum. Yapraklara, çiçeklere, sulara kanatlarımı sürüp geçiyorum. Benim kanatlarım çelikten değil! Benim kanatlarım umuttan, sevinçten, ipekten.
Altmış yaşım, hoş geldin. Yaşama sevincimi, heykellerime döküyorum. Onlar da bana ve Esin’e benziyorlar… Çocuklarımın heykellerini yapıyorum… Torunlarımın heykellerini… Elleri papatya dolu küçük torunum Selin’in heykelleri kapışılıyor atölyeye gelenler tarafından. En çok da torunlarını özleyenler alıyor.
Heykellerimi geceleri güzel caddelere, yolların başına, parkların en çiçekli yerlerine yerleştiriyorum. Okul bahçelerine yerleştirdim Selin’in heykellerini… Çocuklar ertesi sabah heykelin çevresinde döne döne oynuyorlardı.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?