• DOLAR
    6,8660
  • EURO
    7,7267
  • ALTIN
    392,47
  • BIST
    1,1248
Ahmet Atak
Ahmet  Atak
ahmetatak74@gmail.com
İpler Kimin Elinde
  • 0
  • 02 Haziran 2020 Salı
  • +
  • -

Giriş

Küçük bir çocukken ormanda ağaç diplerinde bulunan otların uç kısımlarında çenelerini otların gövdelerine kenetlemiş ölü karıncalar görmüştüm. Pek bir anlam verememiş bunun bir karınca mezarlığı olduğunu düşünmüştüm. Nerede o zamanlar her şeyi bilen yüce Google amca.

Yıllar geçti sosyoloji, psikoloji derken insan beynine, bilinç denilen olguya beni ben yapanın ne olduğuna dair konulara yoğunlaştım okumaya başladım. Bu okumaların birinde bir mantardan bahsediliyordu (Ophiocordyceps unilateralis). Bu mantar sporu bir karıncaya bulaştığında onun beynini ele geçiriyor ve karıncanın vücuduna hükmederek onu bir zombiye dönüştürüyor. Bu zombi karınca beynine kök salan mantar tarafında yakında ki bir ağacın altındaki yerden 25 cm yükseklikte olan yaprak ya da otlara tırmandırılıyor. Daha sonra karınca çenesiyle bitkiye kenetleniyor ve mantarın tekrar dünyaya gelmesi için adeta bir saksı oluyordu.

Bu mantar türünün neye mal olduğunu karıncalarda evrimsel süreçte öğrenmiş olsa gerek ki eğer sporları taşıyan bir karınca, koloninin yuvasına girmeye kalkarsa kapıdaki iki asker karınca bu karıncayı alıyor ve koloniden uzak bir yerde katlediyor. Bu işlemi yaptıktan sonra ikisi birbirinin boynuna kenetlenip birbirlerini öldürüyorlar.  Sürünün hayatta kalabilmesi için kendilerini feda ediyorlar.

Mantar bir bilgisayar virüsünün bilgisayarı ve ona bağlı fiziki aksamı ele geçirmesi gibi karıncanın vücudunu ele geçiriyor ve kendi çıkarları için kullanıyor. Ama bu elimizdeki tek örnek değil. Bazen komik video paylaşımlarında kediye saldıran fareler falan görmüşsünüzdür. Aklınızca beklide vay delikanlı fareye bak ya demişsinizdir. Aslında o farelerin beyinlerine, farenin davranışlarını kökünden değiştiren bir asalak musallat olmuş durumda (Toxoplasma gondii). İşin ilginç tarafı bu parazit farenin kedi tarafından yenilmesini istiyor.  Neden mi? Bu parazitin tek üreyebildiği yer kedinin bağırsakları. Bu yüzden farenin kediye yem edilmesi gerekli. Fare kedi tarafından yenilince parazit kedinin bağırsaklarında ürüyor. Kedinin dışkısından tekrar kedinin bağırsaklarına dönebilmesi için bir ara organizma gerekli.  Kedi ne yer, tabii ki fare. Parazit de ilk önce fareye yem oluyor sonrada farenin beynini formatlayıp onu korkusuz bir cengavere dönüştürüyor. Ve bu korkusuz fare bir aslana dönüşüp mahallenin kedisine “Lan” diyor. Genellikle de bu kapışmanın sonucu kedinin midesinde bitiyor.

Buradan iki soru ya da spekülasyon çıkarmak istiyorum. Ben gerçekten ben miyim yani vücudumun sürücü koltuğunda kim oturuyor? Bunun toplumsal boyutta algılanması nasıl olur?

  1. Ben gerçekten ben miyim? Kararları kim veriyor? İpler kimin elinde? Yukarıdan kuklaları oynatan kim?

Bu ilk bulgumuz da beyninde mantar büyüyen karınca ya da asalak tarafından kedinin önüne atılan fare gibi, metafor kullanmadan bire bir paralellik çiziyoruz örneklerimizde. Vücudumuzun şoför koltuğunda kimin oturduğunu ve bu kişinin içkili mi, uykusuz mu, bunalımda mı olup olmadığını anlamanın pratik bir yolu var.  Bir konuya uzun soluklu odaklanabiliyor musunuz, verimli misiniz diğer insanlara ve kendinize karşı iyi misiniz ve en belirgin ve önemli olanı mutlu musunuz?

Kediyi aslan parçasına çeviren parazitin insanları da etkilediği ve etkilediği kişiyi daha bir risk iştahı olan finans borsa yada müteşebbis olarak atılımlarda bulunan kişilere evirdiği gözlemlenmiş. Buna benzer ve daha da önemli bir bakteri ve mantar gurubu da bağırsaklarımızda yaşıyor. Bu bakterilerin antibiyotik kullanımı ya da yanlış beslenmeden dolayı dengelerinin değişmesi (Bkz. sezaryen doğumları ve otizm) beyinle ve ruhsal sağlığımızla ilgili onlarca hastalığa sebep olabiliyor. Bu yüzden bireyi bir ben ya da sen yerine bir ekosistem olarak görmek lazım. Bir su birikintisi gibi, bir orman gibi ya da mercan resifi gibi. İnsanı bir ekosistem olarak düşünmek ne getirir bize.

Örneğin çocukluğunu köyde geçirmiş biri niye hep kendini doğaya atmak ister. Ya da plaza AVM nesli neden doğada uzun soluklu kalmak istemez ve betondan kafeslerini özlerler. Bunu isteyen kim, çocukluğumuzda bağırsaklarımızı ev edinen küçük dostlarımızın buradaki rolü ne. Eş seçimimizden nerede emekli olmak istediğimize kadar derin etkileri olan bu varlıklar bilim insanlarının yeni yeni ilgisini çekiyor ve otizm den depresyona kadar mikrobiyomun etkileri tartışılıyor.

Bu yüzden ben derimin içinde ve üstündeki bir ekosistemin bir ürünüyüm. Hareketlerimde öyle. Yani ben de bir teklik yok bir çokluk, birlik bizlik var. Biz kendi içimizde uyumlu isek dışımızda da ki dünyaya da uyumlu mutlu verimli ve güzel oluyoruz.

Bu bölümden çıkarabileceğimiz pratik bir bulgu var aslında. Eğer ben bir ekosistemsem ve mutluluğum ve verimliliğim bu sistemin uyum içinde çalışmasından geçiyorsa bu sistemi etkileyebilir değiştirebilir ve geliştirebilirim. Ben dediğiniz şey doğumdan ölüme değişmez bir yapı değil. Yeni biri olmak hepimizin elinde, bunun mümkün olduğunu bilmek ve istemek ilk adım olarak yeterli. Kendimizi nasıl yeniden programlayabileceğimizi başka bir yazıda daha detaylı ele alabiliriz şimdi bu olayı toplumsal boyutta ele alalım.

  1. İkinci çıkarımımız, toplumu tek bir akıl olarak görüp şu soruyu sormak kolektif aklımızın kurdu ne?

Biraz aykırı bir bulgu ya da saptama olacak ama ben olgusu bir yanılsamadan, işlevsel bir etiket ve kalıptan öte bir şey değil.   Ben bensem sen de sen oluyorsun yani ego arttıkça ötekini daha da öteliyor ve ötekileştiriyoruz. Organizmalar çok hücreli yapılara evrildikçe işlevselliklerine göre kaynak kullanıyorlar. Mesela beyin ya da karaciğer kendi işlevlerine göre kaynak kullanıp organizmanın yaşamsallığı için çalışıyorlar. Eğer bir gurup hücre doyumsuz bir şekilde kaynakları kendilerine çekip büyürse biz ona kanser diyoruz. Bu tür büyümeyi kapitalist sistemin yoğun şekilde kullanıldığı Amerikan tarzı ekonomilerde görüyoruz. Zenginlik artarken dağılımı bozuluyor genel bir toplumsal hoşnutsuzluk beliriyor. Dünyanın en zengin ülkesi Amerika aynı zamanda mutluluk endeksinde ters oranlı bir şekilde en altlarda boy gösteriyor. Bunun tam tersi bir tolumda girişimci zengin olmak yani kar maksimizasyonu ile değil maksimum düzeyde toplumun geneline fayda sağlamak ile motive olabilmeli. Bu ütopik topluma yakın bir toplum örneği olarak İskandinav ülkelerini verebiliriz.

Bu iki ayrı paradigma kurgulandıktan sonra iki toplumda kendi toplumsal aklını bu düşünce kurguları etrafında inşa etmeye başlar. Bu toplumsal aklın kodlanması örgün eğitim ve medya gibi araçlarla yapılır. Sürü yazımızda anlatmıştık. Toplum yani parçası olduğumuz sürü bireyi köleleştirir ve beynini toplumun çıkarlarına uygun bir şekilde formatlar. Mesela sorgusuzca vatan için canımızı verir camiye gider okul okuyup işe girip banka kredisiyle ev alır büyüklerimizin ellerinden küçüklerimizin gözlerinden öperiz. Ve bunları niye yaptığımızı asla sorgulamayız.

Bu toplumsal kurguların özünde ying yang gibi siyah beyaz gibi iki zıt olgu var. Amerikan tarzı toplumlar korku, İskandinav tarzı toplumlar sevgi olgularını denklemin merkezine koyarlar. Korku toplumunun toplumsal aklı bireyin aklıyla uyumlu çalışamaz her zaman. Çünkü korku bizim doğamıza aykırı kaçındığımız hissetmekten hoşnut olmadığımız olgulardan örülü.  İşiz kalmaktan korktuğumuz için bir ömür tüketiriz sevmediğimiz bir işte ya da hiç sevmediğimiz bir bölümü okuruz iş garantisi var diye. Korkular kovalar ve yönlendirir hayatımızı.

Oysa sevgi toplumunda güven kuşkunun nefretin yerini alır. Yanımızdakini rakibimiz değil güvenebileceğimiz kaynakları paylaşıp daha iyi şeyler üretebileceğimiz biri olarak görürüz. Sevgi toplumunun bireyleri işsizlikten aç kalmaktan korkmadıkları için sevdikleri meslekleri öğrenip sevdikleri işleri yaparlar ve insan tabii ki sevdiği şeyleri güzel yapar ve başarılı ve mutlu olur.

Korku toplumundaki bu mutsuzluk insanların toplum aklının doğruluğundan şüphe etmelerine sebep olur. Cinayet, tecavüz, hırsızlık ve ruh hastalıkları alır başını gider. İşte burada toplumsal akıl kökünden sakat düzeni kurtarmak için verir mehteri. Her ay yeni bir El Kaide çıkar, o yetmez haftada bir yeni nesil Rambo filmi piyasaya sürülür. Bunlarda yetmez eğitim sistemi aptal insanları yaratan bir makine gibi çalışır. Bir bakmışsınız kampüsleri Hintliler ve Cinliler doldurmuş. Komedi filmi gibi bir anda dünyanın İncil de yazdığı gibi düz olduğuna inana bir gurup insan roket yapıp bunu ispatlamak için çölde denemeler yapmaya başlamışlar.

Evet buraya kadar yukarıdaki fare ve mantarla pek örtüşmemiş gibi gelişti yazı ama bundan sonrası için bir zemin yaratmam gerekliydi. Sevgi toplumun da bireyin fabrika ayarlarıyla toplumun fabrika ayarları arasındaki fark fazla arıza yaratmayacak kadar az olduğundan dolayı sevgi toplumu bireyi uyutma kandırma ve köleleştirme ihtiyacı pek duymaz. Korku toplumu cahil bağnaz insanı sever ve yetiştirir. İşte burada korku toplumunun mantarı devreye giriyor.

Sevgi toplumunun vatandaşlarını bir mantar sporuyla zombiye dönüştüremezsiniz. Çünkü onlar eğitimli, kritik düşünebilen sorgulayan seven ve güvenen bireyler olarak yetiştirilmiştirler.  Ama korku toplumunun beynini ele geçirmek bir mantar spor u için çok kolaydır. Çünkü köklerini salacağı kanallar zaten acık ve hazırdır. Amerika da bazı dini örgütlenmeler bizdeki Fetullah hareketi gibi kolaylıkla devletin aklına kök salmış ve etki sahibi olabilmişlerdir.  Amerika’da milliyetçilik ve dindarlık korku toplumunu formatlamak için kullanılan kanallardı ve Yahudi lobisi destekli İsrail bağlantılı guruplar bu tarikatlar aracılığıyla karıncanın beynini ele geçiren mantar gibi dev bir ekonomiyi kendi güdümlerinde kullanabilmektedirler.

Türkiye’de kuzu postuna bürünmüş kurtların sayanın içine girince neler yaptıklarını hep beraber gördük. Burada ilginç nokta onlara sayanın kapısını açanların bunu yalnızca postlarının renginin kendi postlarıyla aynı olmasından dolayı yapmalarıdır. Bazı karınca kolonilerinde kraliçe karınca başka bir koloniyi işgal etmek için onların kimyasal kokularını çalıp koloniye giriyor ve gerçek kraliçeyi ona yaklaşıp öldürerek yerine geçiyor.  Biyoloji sosyolojiden pek de farklı değil aslında.

Burada toplumsak aklı ele geçirip tüm topluma hükmetmek için hali hazırda var olan kanalları kullanan bir unsurdan bahsediyoruz. Bu da mantarın karıncanın beynini ve sinir sistemini ele geçirerek onu kendi amaçları için kullanması gibi.  Bizim gibi toplumlarda bu unsurların toplumsal aklımıza kök salmak için kullanmayı tercih edecekleri kanallar din ya da ideolojik veya etnik bazlı kurgular oluyor. Atatürk çerçevesi bile mantarın kök salabileceği bir kanal olabilir. Yani olay şekilsel değil.  Önemli olan kurt atılacak fikrin kurdu büyütecek ortama sahip olması ve zamanı gelene kadar kamufle olabilmesi.

Her toplum bir bilgisayarın bir virüs yazılımı tarafından ele geçirilmesi gibi ya da bir karıncanın bir mantar spor u tarafından kontrol edilmesi gibi toplumsal aklını kaybetme ve kendine ve dolayısıyla kendini oluşturan bireylerin çıkarlarının tersine eylemlerde bulunma riski taşır. Bunu engellemenin yegâne yolu aklı hür eğitimli nesiller ve bireyler yetiştirebilmektir.

  1. Sonuç

Bu yazının ilk bölümümde fare ve karınca örnekleriyle paralel olarak bir bireyin davranışlarının ve ben olgusunu irdeledik. Eğer bir mantar bir organizmayı tamamen kontrol edebiliyorsa ya da bir bakteri bizi bir aslan parçasına dönüştürebiliyorsa ben kim oluyor diye sorduk. Kendimizi bir ekosistem olarak görmemiz gerektiğini ve kişiliğimizin taşa yazılmış bir yazıdan çok kumdaki bir resim olduğunu ve kolayca daha iyi daha verimli ve etrafına daha faydalı bir insana dönüşebileceğimizi vurguladık.

İkinci kısımda toplumların kendilerini nasıl örgütlediklerine ve toplumun ortak aklını nasıl kurguladıklarına değindik. Burada özellikle Amerika gibi toplumların korkuyu toplum kurgusunun temeline yerleştirmelerinden ve toplumsal aklın kullandığı metotlardan bahsettik. Burada korku ve sevgi toplumu gibi güzel ikilemlere değindiysek de asıl altını çizdiğimiz nokta toplumsal aklın insanları kontrol etmek için kullandığı kurguların nasıl kendine karşı dış unsurlar tarafından kolayca kullanılabileceğiydi. Burada metaforik bir çerçevede aklı esir alınmış bir karıncayla kendi çıkarlarının tersine ama devlet aklına yerleşmiş patojenin amaçları doğrultusunda savaşlara giren eylemlerde bulunan bir ülkeyi ilintilendirdik.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM