• DOLAR
    7,8121
  • EURO
    9,1808
  • ALTIN
    476,66
  • BIST
    1,1742
admin
admin
info@basingazetesi.net
2. Dünya Savaşı Yılları
  • 0
  • 10 Ağustos 2020 Pazartesi
  • +
  • -

Selçuk AYBEK

Savaşta değildik ama savaşın sıkıntılarını yaşıyorduk.(*)Ekmek vesikaylaydı; devlet, herkes için bir gün yarım, bir gün çeyrek ekmek hakkı belirlemişti. Dağıtılan kuponlarla fırından alınırdı. Her gün ekmek karnesinin bir kuponu kesilir, fırıncıya verilirdi.

Defter şeklindeki nüfus cüzdanının sonuna da, “Ekmek karnesi verildi” kaşesi basılırdı. Şeker de ev başına, ortalama ayda iki kiloydu; bunun da kaşesi vurulurdu.

Susurluk’ta oturuyorduk. Babam, orada öğretmendi. Evimiz bahçe içindeydi.

YUMURTA ÇALMA VE KUMRU AVI

İki, üç ev ötede, geniş avlusunda kümesi olan bir komşu vardı. Biz çocuklar, “kale baskın” oynarken, çitle çevrili bu avluya dalar, ağaçların arkasına gizlenirdik.

“Kale baskın”da, üçer, beşer kişilik iki takım vardır. Takımlardan biri, “kale” kabul edilen bir ağacı tutar; diğeri, görünmeden gelip bu ağaca el değdirirse, kaleyi ele geçirmiş, yani oyunu kazanmış olurdu. Hızlı koşma, iyi saklanma, bu oyunun gereğiydi. Görülen, oyun dışı kalırdı.

Bir gün oyunda, bahçedeki kümese girdim. Aniden fırlayıp, karşı tarafın ağacını ellemek fırsatını kolluyordum. Gözüm, karanlığa alışınca, köşede, saman yığınının üstünde, bembeyaz bir yumurta gördüm. Oyun bitti, herkes dağıldı. Ben giderken, o yumurtayı aldım; cebimde mi, gömleğimin içinde mi, avuçlarımda mı, nerede sakladım ama çok heyecanlıydım. Hırsızlık yapıyordum. Evde yumurta mı yoktu…Belki vardı, çocukluk işte!

Benim olmayan bir şeyi almak…Bildiğim davranışlardan değildi. Sahibi beni görüp, “Utanmıyor musun?” dese, ne diyecektim? Kem, küm…Şaşkın ve mahcup…Leblebiyle yumurta değiş tokuşuna nereden takmıştım acaba? Biri karşımda kıtır kıtır yiyip, beni özendirmiş miydi? Veya bu eylemi denemek mi istiyordum, bilemiyorum. Çocuk ruhunda, en iyi öğrenmenin deneme-sınama olduğu söylenir. Bu açıdan, belki de gerekliydi yumurta hırsızlığı…

Doğru, çarşının yolunu tuttum. Orada bir arkadaşın, bakkalda, yumurtayla şeker değiş tokuş ettiğini görmüştüm. Onların tavukları vardı. Karmaşık duygularla içeri girip, yumurtayı uzattım. Heyecanımı saklayabildim mi, yoksa bakkal vurdumduymaz birisi miydi? Yumurtayı alıp, bana istediğim leblebiyi verdi. Sıkıntı vardı içimde; kavrulmuş sıcak leblebiden pek tat alamadım, bunu hiç unutmadım. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı ayırma yeteneğinin, yani vicdanın geliştiği çağa gelmiştim demek ki.

Savaş yıllarında kıtlık çoktu. Öğretmen maaşıyla kirada oturup; et, köfte yemek zordu, ete hasret gibiydik. Bunun etkisiyle olsa gerek, ağabeyim sapan yapmış, kuş avlamaya çalışıyordu.

Evimizin arkasında, yetişkin bir dut vardı. Kumrular, serçeler gelip konardı dallarına. Ne şans! Ağabeyim, yaşamının ilk avını yapmış, kumrulardan birini vurmuştu.

Olağanüstülük anlatan tiz bir sesle bağırdı:

-Vurdum! Vurdum!

Ağabeyim, yaptığına inanamamış gibiydi.

Yaralı kuş, dikenli bahçe çitinin dışına düştü. Olayı ben de izliyordum. Dallara çarpa çarpa inen yaralı ses! Heyecanlandık. Ağabeyim, çitin üzerine, elinin ayağının çizilmesine aldırmadan fırladı; bahçede debelenen kuşu yakaladı.

Yaşamda ilkler unutulmaz. Gördüğüm manzaradan etkilendim. Gagası kanlıydı. Çaresiz…Kurtulmak için güçsüzce debeleniyordu. Bana acıyla bakıyor gibiydi. Elimi süremedim, korkmuştum.

Eve döndük, anneme verdik; o da yoldu, temizledi. Akşam, sofraya konan bulgur pilavının ortasında, kumrunun küçük gövdesi vardı; afiyetle yedik.

Ağabeyim gururluydu. Nasıl vurduğunu, durup durup anlatmaya çalışıyordu.

KAPIDA SARI KAĞIT

Karartmalar, ekmek-şeker-yağ kıtlığı; verem, tifo, sıtma, uyuz…derken, sokağımıza ölüm de girdi

Komşular, Zübide(Zübeyde) Teyze’nin kapısında birikmişti. Eve giren çıkan oluyordu.

Meraklandım; kadınların yüzlerine bakıp, konuşmalara kulak kabarttım. Paytoncu Mehmet Amca ölmüş; İstanbul’a giderken, vapurda virüs kapmış.

Kızı Nuran, babasız kalmıştı. Benden, bir iki yaş büyük, ağırbaşlı ve güzeldi.

Araya sıkışıp, ağlamaların geldiği odaya yanaştım. Yere uzatılmış cenazenin üstüne beyaz örtü çekilmiş, karnına bıçak konmuştu. Yaşlı Kamilânım Teyze, Zübide Teyze, üç beş kadın yere diz çökmüşler, acıyla ellerini dizlerine vuruyor; bedenleri öne arkaya, sağa sola sallanıyordu.

Sokak kapısında gördüğüm sarı kağıtta, “Bu evde tifüs vardır, girmeyiniz!” yazıyordu.

Savaşın getirdiği hastalıklara bir de tifüs eklenmişti; bitle geçiyordu, hepsinden tehlikeliydi. Pire, tahtakurusu her evde vardı, onlara önem vermezdik. Çamaşırlarımız pire bokuyla nokta noktaydı hep. Karnımız, bacağımız, tahtakurusundan yer yer, bakla gibi kabarmıştı. Daha DDT yoktu; ilacı bulunmamıştı bu haşeratın. Kaput bezinden çamaşırlar kaynatılırdı, o kadar.

O günlerde, “Bit yiğitte, pire itte bulunur” deyişi, moralimizi sağlam tutmak, kendimizi avutmak için uydurduğumuz zavallı bir saçmaydı.

(*) 2. DÜNYA SAVAŞI(1939-1945)

Savaşın asıl nedeni, Hitler’in, 1. Dünya Savaşı’nda yıkılan Alman İmparatorluğu’nu dirilterek, Avrupa’yı egemenliği altına almak istemesiydi.

Hitler’in karşısında İngiltere, Fransa, Rusya, ABD vardı.

2.Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin amacı, savaşa girmeden, toprak bütünlüğünü korumaktı. Tarafsızlık siyaseti izliyordu. Ne bir karış toprak vermeyi, ne de almayı düşünüyordu.

Türkiye, İnönü döneminde bunu başardı

Kaynak: “Çocuk ve Savaş”, 2. Dünya Savaşı yılları(Selçuk Aybek)

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM