• DOLAR
    8,2896
  • EURO
    9,7581
  • ALTIN
    501,07
  • BIST
    1,1756
İncilâ Çalışkan
İncilâ  Çalışkan
bandirmagazetecilercemiyeti@hotmail.com
Sonbaharda Köyler
  • 0
  • 22 Eylül 2020 Salı
  • +
  • -

Sevgili Okurlar,

Bu öykü çok önce yazılmıştır. Şimdi KORONA nedeniyle oralara gitmek mümkün değil. Özlediğim güzellikleri bir kez de sizlerle paylaşmak istiyorum. Sevgiler.

İncilâ ÇALIŞKAN

Kapıdağı yarımadasında köyler, deniz kenarına dizilmiş boncuklara benzer.  Köylerin sırtları ormana, yüzleri denize dönüktür. Orman son elli yıl önce “Milli Park” ilan edildi. Keçi yasaklandı, ağaç kesilmesi de yasak! Ağaç türleri çok zengindir. Hani, çocuk şarkısı vardır ya “Kestane, gürgen, palamut / Altı yaprak, üstü bulut” Ne zaman, ormandan geçse yolumuz ben, sesli sessiz hep bu çocuk şarkısını söylerim… Baharda dere kenarları lale, çiğdem, papatya, nane, kekik, mersin, ıhlamur kokar…

Otomobilimiz Ocaklar Köyü’nü yukarıdan gören bir çeşme başında durdu. Çeşmenin güzel suyundan içmek için otomobilimizden indik. Çınarlar, yabani güller, mersinler, ıhlamurlar, meşeler yaprak döküyor. Atkestaneleri, kızıl sarı yapraklara bürünmüş. Mevsim sonbahar başlangıcıdır. Çeşmenin güzel taşlarında bekleyen, siyahlı beyazlı tombul kedi, her zaman ilgimizi, sevgimizi istiyor. Kumlara yatıp bize naz yapıyor.

Bir ay önce meyvesini yediğimiz böğürtlenler şimdi kupkuru görünüyor. Turan Köy’e giden yoldan tek tük otomobiller geçiyor. Yaz aylarında çok hareketliydi bu yol!

Bulunduğumuz yükseklikten Ocaklar Köyü’nün on dört kilometrelik uzun sahiline bakıyoruz. Ormanın eteklerinde, zeytin bahçelerinden sonra köy evleri ve pansiyonlar, oteller sıralanıyor. Sonra pırıl pırıl, masmavi bir körfez uzanıyor. Marmara Denizi’nin bu köşesi, uzaklarda Çanakkale’ye doğru, gözümüzün önünde duruyor. Sağda eski taş ocakları, köy adını bu ocaklardan almış, fıstık çamları ile zengin bir yamaç yükseliyor. Bu günlerde köy halkı lacivert zeytinleri sepetlere dolduruyor, Erdek’e doğru uzanan uçsuz bucaksız zeytinliklerde…

Gönül açan orman kokusunu, içimize çekerek Narlı Köyü’ne doğru ilerliyoruz. Yolun sol tarafı deniz. Sağ tarafta zeytin bahçelerinden sonra başlayan orman, tepeye kadar devam ediyor. Uyuyan denizin üstünde martılar beşikte gibi sallanıp duruyor. Canları istedikçe gagalarını suya batırıp balıkları yutuyorlar. Üstümüzden karga, serçe, kırlangıç, sığırcık sürüleri bağırış, çığırış, çığlıklarla geçiyor.

Narlı Köyü’ne girerken ilk gördüğümüz, bahçelerinde meyve yüklü dallarını taşıyamaz durumdaki nar ve ayva ağaçları… Narlar, ayvaların sarısına inat kıpkırmızı gözümüzü aldı. Tüm yazlıkların panjurları kapalıydı. Bahçelerindeki yediveren güller tomurcukta. Asmalarda toplanmamış üzümler kurumuş. İğdeler toplayan yok diye hüzünlü boyunlarını eğmişler; kıymetli meyveleri yerlere dökülmüş!

Narlı‘da çay bahçesinde otururken denizde zıplayan yunuslara bakarak çaylarımızı yudumladık. Karşımızdaki küçük adalar olmasa Çanakkale Boğazı’nı görebiliriz açık havalarda. Çıksak şöyle tepelere, kollarımızı iki yana açsak, sağda İstanbul Boğazı; solda Çanakkale Boğazı; önümüzde Tekirdağ açıkları yer alır. Marmara’nın tam ortasındayız… Şarkılardaki “Şen Marmara’nın” tam ortası Kapıdağı Yarımadası ve adalar… Büyük şilepler İstanbul’a doğru ağır ağır yol alıyor. Sanki Marmara Denizi’nin tadını çıkarmak ister gibi ya da yokuş yukarı çıkarken yorulmuşlar… Avşa, Marmara, Ekinlik Adaları sağ tarafımızda kalıyor.

Baharda Narlı’ya mersin çiçeklerinin içe huzur veren baygın kokusuyla girerdik. Özellikle öyle bir yer vardır ki hep yürüyerek geçerdim o bölümden, adım adım mis kokuyu içime çekerek. İnci kolye gibi adanın çevresine dizilen bu köyler, birer turizm cenneti olmaya aday bence. Pansiyonculuk yapılıyor uzun zamandır. Ben daha hünerli ve çağın gerektirdiği gibi turizm gelişmelerini bekliyorum bu güzelliklere baktıkça. Hiç vakit kaybedilmesin. Eksikler neyse tamamlansın! Belki o zaman Marmara Denizi de temizlenir de kıyılarda denizin tadını çocuklar, gençler çıkarır. Balıkçılar da her gün bayram eder bolluktan… Benim düşlerim daima renklidir…

Balıkçı, taze balık dolu sepetiyle masamızın yanından geçince peynir-ekmekli kahvaltımıza ortak olan vefasız kediler, köpekler bizi terk ettiler…

Bizim gözümüz, yavrularıyla adalar arasında zıplayan yunus sürüsünde. Narlı‘ya gelince gözlerim özlemle onları arıyor. Belki de yunus balıklarını görmeye geliyorum. “Kalpten kalbe yol vardır,” derler. İşte tam bu anda onlar da bizi hissedip geldiler. Çok görkemli hayvanlar. Sahilde yaylar çizerek yüzüyorlar. Birinin sırtına binsem diyorum hani mitolojideki Güllük’ün güzel çocuğu Hermiyas gibi her gelişimizde anıyorum… İçimden yunus balıkları ile dolaşmak geliyor her zaman.

Çevremizde yazlıklar, pansiyonlar kapanıyor. Kış hazırlıkları başlamış. Köyün içindeki tarihi kiliseye bir kere daha uğradık. Kilisenin taş duvarları geçen zamana meydan okurcasına dimdik ayakta duruyor. Çatısının ahşap kolonlarından köşede, bir iki tane kalmış. Komşu kadınlar, girişteki mermer merdivenlerine sardunya saksıları dizmişler. Taş duvarlara, bembeyaz merdivenlere ne çok yakışıyor renkli sardunyalar! Kilisenin oval merdivenleri bile geçmiş dönemin görkemli zenginliğini anlatmayı sürdürüyor insanlara: “Kalıcı olmaya bakın. Mal da mülk de barıştan kardeşlikten önemli değil,” diyor.

Fenerin bulunduğu tepeye doğru, tekrar ilerlerken otomobilin camlarını açtık. Ormanın can bağışlayan çam kokusu, içeriye doldu. Buradan görünen Marmara Adası, tüm görkemiyle karşımızda duruyor. Avşa, Ekinlik Adaları sisler içinde görünüyor. Çevremizde zeytinlikler bitince orman başlıyor. Çamlar yeşil; meşe, ıhlamur, kestane ağaçları kızıl, sarı, kahverengi görünümde. Yağmursuz topraklar kuru. Otlar sararmış.

Baharda bu tepelerin hepsi kümeler halinde sarı katırtırnaklarıyla bezenir. Katırtırnaklarının akasyanın çiçeğine benzeyen çiçekleri, güzel kokularıyla insanın başını döndürür. Bu güzel çiçeğe neden böyle isim vermişler bir türlü anlayamadım!

Haziran, Temmuz aylarında ormandaki ıhlamurların, mersinlerin kokusu, yazlıkçıları kendinden geçirir. Yazlık evlerin bahçelerinde dutlar, iğdeler, elmalar, asmalar toprağın üzerini kuru yapraklarıyla örtmüş. Biberiyeler, pelin otları, taflanlar yeşilliğini koruyor. Bunların arasında sahiplerinin bırakıp gittiği kediler, köpekler yavrularıyla gönüllerince yaşıyor.

İlhanlar Köyü’nün kıyıları balıkçı tekneleriyle dolu. Köy meydanında çocuklarla köpekler yuvarlana, dolana oynuyorlar. Yaşlı çınarların altında çay, kahve içenler zeytin toplamanın bin bir sıkıntısını konuşuyorlar. “Bu yıl zeytin bereketliymiş. Çok şükür! Zeytinlerin bir bölümünü fıçılara tuzlamışlar. Bir bölümünü de yağlık ayırmışlar” Ya da bazı yıllar zeytin bereketli değilse yakınmalar sürüp gidiyor…

Askere gidecek oğulun harçlığı, evlenecek kıza çeyiz, okula gidecek çocukların harcamaları uzun uzun söyleşiliyor. Bir de, bizim gibi yeni gelen gezginlere satılık ev, arsa, zeytinlik fiyatlarına ilişkin bilgiler veriliyor. “Bizim köye yerleşin. Memnun kalırsınız. Yazın domatesin tadına doyamazsınız. Buralarda yapay gübre yoktur. Köyümüz sakindir, başınızı dinlersiniz.” Bize söylenenleri içtenlikle dinliyoruz.

İlhanlar Köyü’nde gençler balıkçılıkla uğraşıyor. Adalar çevresinde, kayalıklarda, Saroz körfezinde yakaladıkları balıkları, kıyıya bağlanmış gemide konserve yapıyorlar. Sonra kentlere satılıyor.

Turan Köy, Ormanlı, Kocaburgaz, Şahinburgaz, Kestanelik, Çakılköy, Karşıyaka, Tatlısu, Aşağıyapıcı, Düzler denizle orman arasında balıkçılık, tavukçuluk, zeytincilikle geçimlerini sağlayan şirin köylerdir. Tarıma elverişli topraklarının sınırlı oluşu; onları dar alanlarda sebze, meyve üretimine yöneltiyor. Yaz aylarında pansiyonculuk yıldan yıla yaygınlaşıyor. Balıkçılığı, son yıllarda Marmara Denizi’nde artan kirlilik olumsuz etkiliyor! Zeytincilik ve pansiyonculuk da deniz kirliliği ile hava kirliliğinden giderek artan oranda, olumsuz etkileniyor!

Karşıyaka’nın yerel yönetimi, kuzey rüzgârlarına karşı korunaklı iskele ve rıhtım yaptırmış. Köy kahveleri Bandırma’ya bakan sahile sıralanmış. Önümüzden geçen İstanbul feribotunu seyrederken çaylarımızı yudumluyoruz. Başımızı kaldırınca en tepede, yaşlı çam ağaçlarıyla çevrili, geçmişi anlatan tarihi okulu görüyoruz. Pencerelerde üçgen alınlıkları, badanasının rengi, çatısı, taş yapıyı göz alıcı kılıyor. Rumlar, okul olarak yapmışlar. Balkanlardan gelen Türklerle, Kapıdağı’nda oturan Rumlar, 1923 Lozan Antlaşması’ndan (mübadeleden) sonra karşılıklı yer değiştirmişler.

Ocaklar Köyü’nde gördüğümüz düzenli, çağdaş turizm gelişmesini, dolaştığımız diğer köylerde görmek olanaksız! Ocaklar Köyü’nün planlı gelişmesi, İstanbul Üniversitesi bilim adamının öngörüsü ve bilimsel yaklaşımı ile geçekleşmiştir. Milli parkın doğa güzelliği, Marmara Denizi’nin az tuzlu suları, İstanbul ve Bursa’ya yakınlığı turizm gelişmelerinin hızlanması gerekliliğini düşündürüyor. Bandırma Körfezi’nin kirliliği, pansiyonculuğun desteksizliği beklenen yöndeki gelişmeleri engelliyor!

Kapıdağı’nda köyleri dolaşırken cam sürahideki su ve orman havasının temizliği ile yeşilin her tonuyla bezenmiş çevreden sonra karşımızda kupkuru, beton yığını Bandırma’yı görmek içimizde düş kırıklığı yarattı. Fabrika bacalarının dumanları poyraz rüzgârıyla Manyas Gölü’ne doğru uçup gidiyordu. Dünyaca ünlü Kuş Cenneti’ni anımsayınca birden ürperdik. Bu, doğanın ender yarattığı tarihi inciyi; nelerin, nasıl olumsuz etkilediğini; onu kaybedebileceğimizi düşünüp ürktük. Marmara Denizi’nde her yıl Tuna’dan gelen kirlilik yüzünden balıkçılık bitiyor, turizm de olumsuz etkileniyor. Bandırma Körfezi’ndeki fabrikaların atıklarıyla göl ve körfezde yaptığı kirlilik, her yıl gelen göçmen kuşların sayısının azalmasına, körfezde balığın azalmasına neden oluyor… Karşıyaka Köyü’nün kahvesinde, lacivert sulara bakıp cam sürahiden buz gibi Kapıdağı’nın kaynak suyunu içerken doğanın özenilmiş bir köşesinde olduğumuzu düşünüyoruz.

Doğal olarak kirlenmemiş deniz, kirlenmemiş hava, yok edilmemiş yeşillik görme isteğimiz; içimizde atan bir özleme dönüştü. Karşıda, Bandırma’nın Livatya tepelerinde, elektrik enerjisi üreten rüzgârgüllerinin yeni kurulmuş olması, çok geç kalıyoruz korkumuzu, sevince dönüştürmeye yetmedi!  Eşim, kızım ve ben; gelecek yıllarda Kapıdağı Köyleri’nin güzelliğini, sadeliğini, temizliğini bulabilecek miyiz, diye birbirimize sorduk. Bu sorunun cevabının “Evet” olmasını diledi yurtsever yüreklerimiz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM