Basın Gazetesi
Jurassic Park Maketleri
Sosyal Medyada Paylaş
4 Ocak 2021
İncilâ Çalışkan

Jurassic Park Maketleri

Anneler, Babalar, Öğretmenler ve Sevgili öğrenciler; Size yeni yıl armağanı olarak yazımı gönderiyorum. Sağlıklı, mutlu, güzel yıllar dilerim.

İncilâ ÇALIŞKAN

Viyana’da Jozef saraylarının biri Sanat Tarihi Mü­zesi, diğeri Doğa Tarihi Müzesi günümüzde (1993). Sarayla­rın bahçeleriyle beraber kapladıkları alanlar çok geniş. İkisinin ortasında kraliçe Maria Theresa’nın tunçtan dev bir heykeli yer almış. İki sarayın da çatılarını, merdivenlerini mermer heykellerle süslemişler.

Doğa Tarihi Müzesi’nin kapısında ünlü sinemacı Spielberg’in “Jurassic Park” filminin afişlerini görme­miz koşmamıza neden oldu. Filmde kullanılan dinozor maketleri burada sergileniyormuş. Çok sevindik. Sara­yın kapısında elinde küçük çocuklarıyla onlarca anne baba sıraya girmişti. Biz de, eşim ve kızımla hemen sı­raya girdik! İçerden tanımadığımız bir hayvan haykırışı yükseliyor, periyodik zaman aralıklarıyla… Ürkütücü ve korkutucu değil bu sesler! Tersine, merakımızı kö­rükleyen, bizi içeriye çeken bir haykırış… Bekleyenler, küçük-büyük hepsi sesi duydukça daha çok sabırsızla­nıyor. Haykırışın arkasından içerde izleyenlerin kahka­haları, neşeli sesleri bizi çok meraklandırıyor. İçe­riye girmek için yerimizde duramıyoruz. Sıranın önün­deki küçük çocukları anne ve babaları tutmakta zorluk çekiyor! Güneşli bir pazar sabahının öğleye yakın saatlerinde, Viyanalı anne ve babalar küçük çocuklarını bu kapalı mekânda­ki müzeyi gezmeye getirmişler… Bayram şenliği içinde tertemiz, özenli giyimleriyle cıvıltıyla bekleşiyorlar.

Sonunda sarayın geniş merdivenlerinin giriş sahanlığındayız. Nihayet içeriye girebildik. Ortada bir plât­form, üzerinde film maketi dev bir dinozor var. Upu­zun kuyruğu, kalın arka ayakları, timsahı andıran boy­nu ve başı, bu dev gövdeye göre tavuk bacaklarına benzeyen küçük kolları ile dinozor… Derisinin üstü sarı ve kahverengi, karnının, boynunun, kuyruğunun içi beyaz renkli. Belli aralıklarla yavaş yavaş başını tavana doğru kaldırıyor, ünlü haykırışını yapıyor… Çevresini neşeli insan grupları almış. İriliğinin yanında sesi çok sevim­li geliyor. Bütün çocuklar dinozoru taklit ederek, aynı sesi çıkarıp zıplıyorlar… Ellerini çırpıyorlar… Yeni ge­lenler, merdivenleri çıkanlar bir süre bu görüntüden neşeli kahkahalardan ayrılamıyorlar…

Merdivenlerin boşluğuna masalar kurulmuş. Dinozorlu kalemlikler, anahtarlıklar, kalemtıraşlar, dinozor heykelcikleri… Aklınıza gelebilecek boyutta ve türde dinozorlu hediyelikler… Bu coşkuyla poşetlere, çocuk­ların her istediği hediyelikler, okul aracı alınıp dolduru­luyor. Bu arada gözleri, haykıran dinozorda, elleri hediyelik tezgâhlarında neşeyle yapılan alışverişten son­ra üst kata çıkılıyor… Üst kata çıkmadan önce müze kasasına yüklüce bir ödeme yapılıyor doğal olarak…

Müzenin bir salonunda anne dinozorun yine titre­yerek başını tavana kaldırıp haykırışını sürdürürken yerdeki sekiz on dev yumurta sallanıyor, bir ikisi çat­lıyor, içinden yavru dinozor başını uzatıyor… Dinozorlar koştukça çocuklar zıplıyor, çocuk sesleri, dinozor seslerine karışıyor… Görebilmek için hepimiz sıra bekliyoruz. Film kameraları, fotoğraf makineleri birbiriyle yarışıyor. Flaşlar patlıyor… Hareket, ses, neşe görülecek şey! Anne dinozorun karşısındaki başka kompozisyonlarda eski çağlar görüntüsü içinde koşan, zıplayan, otlayan, daha çok büyümüş yavrularıyla dinlenen dinozorlar canlandırılmış. Maket olduklarını hatırlamak zor! Kendimizi zaman gerisinde sanıyoruz, o anı yaşıyoruz. Loş ışıklar, bazen yeşil, mor, kırmı­zı oluyor. Hareket ve ışık her an değişiyor. Dinozor sesleri izleyenleri büyüledi. Zamanın nasıl geçtiğini bil­miyor, düşünmüyoruz… Neşeden bir okyanusta yaşı­yoruz…

Kulaklarımızda neşeli sesler, müzenin sol bölümün­deki gerçek dinozor iskeletleri kısmına geçtik. Ben, eşim, kızımdan başka kimse bu bölümle ilgilenmiyor. Çelik halat ve çubuklarla yere, tavana tutturulmuş dev dinozor iske­letleri var. Çevresini küçük kayalarla çevirmişler bu iskeletlerin. Dev ağızları, keskin dişleri, ot yediklerini unut­turacak denli ürküntü veriyor bize! Oysa bitişikteki maketleri ne sevimli bulmuştuk! Ayrı bir bölmede can­lıyken yirmi beş kilo olabilecek dev bir kaplumbağa kabuğu duruyor. Yüzlerce küçük halkadan oluşan kub­beli kabuğunu sırtında taşıyor, yüzyıllar öncesinden…

Kulaklarımızda çocuk kahkahalarıyla, dinozor ses­leriyle, neşeli bir sel akışıyla dışarıya çıktık. Zaman, ısı, iklim hepsi aklımızdan silinmişti. Biz neşe iklimindeydik. Müzenin kapısında soğuk bir hava yüzümüze çarptı. Sert bir rüzgâr bizi kendimize getirdi. Yağmur başlıyordu. Yerdeki tozlar savrulurken montlarımızı çantamızdan çı­karıp giydik. Japon turistler fotoğraf makinelerini, ka­meralarını, dürbünlerini çantalarına telâşla yerleştirip yağmurluklarını giydiler. Bu kadar çok teknik, optik aracı gereci küçük çantalarında nasıl taşıyorlar, şaşırı­yorum. Boyunlarında, omuzlarında çeşitli makine ve kameralarla gezdiğimiz her yerde yürüyen mini optik dükkânları gibi karşımıza çıkıveriyorlar… Dünyaya fo­toğraf, film çekmek için gelmiş çağın Evliya Çelebileri ya da Marko Poloları diyebiliriz…

Bir Yorum Bırak

Tüm Hakları Saklıdır ©2020